Sevgili dostlar; 12 Mart “İstiklal Marşımızın” kabulü, 18 Mart “Çanakkale Zaferi” ve “Şehitler Günü” olması dolayısıyla bu hafta sizlerle istiklal için verdiğimiz mücadeleden bahsedelim istedim. Şehitlik hususunu başka bir yazıda paylaşalım isterseniz.
“İstiklal Marşımız”, söylendiği her yerde var olan ve huzurla dalgalanan al bayrağımızla mukaddes beraberliği; itibarı bugün de aşındırılmaya, aşağılanmaya ve yok edilmeye çalışılan değerleri korumak için en çok ihtiyaç duyduğumuz manevi heyecanın kaynağıdır. İstiklâl Marşımız, vatanın ve milletin bekası ve mutluluğu için ölümü göze almış milli kahramanların olağanüstü bir mücadele sonucuyla Türk milletini ayağa kaldırma stratejisinin zafer tacıdır.
İstiklal Marşı, bütün Türk Milletinin o zaman şartlarıyla bütün imkânsızlıklara rağmen vermiş olduğu bağımsızlık mücadelesi sırasında muhteşem mücadeleyi ruhunda hissederek mısralara döken Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un, yüreğindeki vatan, millet sevgisi ve aziz vatanımızın kaybedilme endişesinin yanı sıra Türk Milletine olan inancının ve kararlılığın ifadesidir.
Mehmet Akif Ersoy sadece büyük bir şair değil, aynı zamanda kendini, milletinin, vatanının istiklal ve istikbal mücadelesine adamış bir dava adamı, önemli bir şahsiyettir. Bugün hepimize düşen en büyük görev, İstiklal Marşımızda anlamını bulan mücadelenin bilincine vararak ecdadımızın emaneti olan vatanımıza sahip çıkmak, milli birliğimizi korumak ve Cumhuriyetimizi sonsuza kadar yaşatmak olmalıdır.
Biliyorsunuz ki, Milli Şairimize bir marş daha yazması söylenir ve cevabı çok güzeldir: “Yüce ALLAH bu millete o günleri bir daha yaşatmasın.”
Türk Milleti’nin, “Çanakkale geçilmez” dedirttiği, bu vatan parçasını canı ve kanı pahasına koruduğu Çanakkale deniz ve kara savaşları, gerçekten bir kahramanlık destanıdır. I. Dünya Savaşı’nın ikinci yılında, müttefikler Çarlık Rusya’sına yardım etmek isteyen İngiltere ve Fransa, Çanakkale Boğazı’nı geçerek, Marmara’ya ve oradan Karadeniz’e geçerek, Osmanlı baskısına son vermek istiyordu. Yunanistan da bu güçlere destek vererek, ordularını İngiliz ve Fransızların emrine verdi. 5 Kasım 1914’te müttefikler Osmanlı Devleti’ne savaş açtılar. Osmanlılar hem onlara hem de Rusya’ya savaş açtılar. Osmanlı Devleti’ni yanında görmek isteyen Almanya, bu arzusuna ulaşınca, savaş bütün hızıyla başladı.
İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale’den geçeceği öğrenilmişti. Ancak Çanakkale Boğazı’nı savunan toplar eski tip toplardı. Tedbir olarak boğaz mayınlandı. Askerin moral durumunun çok iyi olması, sevinilecek en önemli özelliktir. Müttefik donanmada 18 zırhlı, 16 kruvazör ve destroyer, 6 uçaklı bir uçak gemisi ve 7 denizaltı ve bunlara ilave olarak da yüzlerce küçük çapta gemi vardı. Böyle bir donanmayı durdurabilecek bir gücün var olabileceğini hiç kimse düşünmüyordu. İngilizler 13 Aralık 1914’te “Mesudiye” adlı gemimizi demirli bulunduğu bir koyda batırdılar. 19 Şubat 1915’te kıyı setinde bulunan topçu bataryalarımız yoğun top ateşi altında kalarak etkisiz duruma getirildi. Ancak, boğaz mayınlı olduğundan daha ileri gidemediler. 1 Mart 1915’te soğanlı, Baykuş, Dardanos ve İntepe sırtları gerisinde olan bataryalarımızı topa tuttular.
17 Mart 1915’e geldiğinde, Çanakkale Boğazı’nı kesinlikle geçip, Marmara’ya ulaşmak istiyorlardı. Boğazda mayın kontrolü yapıldı, aldıkları tedbirlere göre artık rahatça boğazı geçebilirlerdi. 17 Mart’ı 18 Mart’a bağlayan gece, İsmail Hakkı Kaptan komutasındaki Nusret mayın gemisi, boğaz geçişini mayınla döşedi. 18 Mart 1915 sabahı, İngiliz ve Fransız gemileri kendilerinden emin bir şekilde iki sıra halinde, boğaza doğru ilerlemeye başladılar. En önde mayın tarama gemileri, arkalarında da, ağır zırhlı ve kruvazörler vardı. İngiliz ve Fransızlar, 6 büyük zırhlısını ve 1000 kadar askeri kaybederken, Türk askerlerinin kaybı 25 şehit ve 71 yaralıydı. Çanakkale’yi deniz yoluyla geçememişlerdi. İkinci bir denemenin faydasızlığını anlayıp geri döndüler.
İNSANLIK DERSİ:
Çanakkale Savaşları’nda savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
“Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Savaş sahasında döğüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
“Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün”. Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim. Çünkü Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de vefat etti…”
Yorum sizin…